17 Haziran 2011 Cuma

Türk Edebiyatı 11. Sınıf Ders Notları


BATI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI

TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI
               
                17. yüzyıldan itibaren hızla gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, bu olumsuz gidişi durdurabilmek amacıyla Avrupa’nın uygarlık, bilgi ve kültüründen yararlanarak; özellikle ordu ile ilgili kurumlarda bazı yenilikler yapmıştır. 19. yüzyıldan itibaren de devletin idare ve kültür kurumlarında, Avrupa örnek alınarak birtakım yenilikler yapılmıştır. Bu yenilik hareketlerinden beklenen yarar sağlanamadığı için I. Abdülmecit döneminde, devlet kurumlarının Batı esaslarına göre yeni baştan düzenlenmesi gerektiği düşünülmüş ve yapılacak yeniliklerin ana çizgileri 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayunu) adıyla yayımlanmıştır.
                Tanzimat Fermanı yayımlandıktan sonra, son yıllarda eski niteliklerini yitiren medreselerin yerine, Avrupa’daki eğitim kurumları örnek alınarak birçok yeni okul açılır: Darü’l Fünun (Üniversite), Encümen-i Dâniş (Bilimler Akademisi), Mekteb-i Mülkiye, Dârü’l Muallimât, Galatasaray Sultanisi vb.
                Öte yandan, Avrupa’nın çeşitli başkentlerine gönderilen büyükelçiler aracılığıyla Batı edebiyatından çeşitli türlerde çevirilerin yayınlanmasıyla Türk okuru Batı edebiyatıyla da tanışır.
                1832’de açılan “Tercüme Odası”nda dil öğrenen gençler yanında, değişik alanlarda öğrenim görmek üzere Avrupa’ya gönderilen gençlerin Batı edebiyatına ilgi göstermeleri sonucu, Divan edebiyatından farklı bir edebiyat anlayışı ortaya çıkmaya başlar.
                1860’ta İbrahim Şinasi ile Âgâh Efendi’nin “Tercüman-ı Ahvâl” adlı ilk özel gazeteyi çıkarmalarıyla Tanzimat Edebiyatı başlar. 1839’dan 1860’a kadar geçen süre Tanzimat edebiyatının hazırlık dönemi olarak kabul edilir. Tanzimat edebiyatı kendi içinde “birinci dönem” ve “ikinci dönem” olmak üzere ikiye ayrılır.

I. Dönem Tanzimat Edebiyatı (1860-1876)

1) Tanzimat edebiyatının ilk dönem sanatçıları Namık Kemal, İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Şemsettin Sami, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Ali Suavi, Direktör Ali Bey’dir.
2) Birinci dönem Tanzimatçılar, “Sanat toplum içindir.” anlayışını benimsemişlerdir.
3) İlk dönem sanatçılarının kimi klasizmin (Şinasi), kimi de romantizmin (N. Kemal) etkisinde kalmıştır.
4) Bu dönem sanatçıları “uygarlık, hak, adalet, kanun, özgürlük, devletle yurttaşların karşılıklı hak ve ödevleri, erdem, vatan sevgisi, gençlerin kendi başlarına evlenme kararı verememelerinin yarattığı sorunlar, çok olumsuz şartlarda yaşamak zorunda olan kadınlar” gibi konuları ele almıştır.
5) Halkı eğitmeyi amaçladıkları için sade dilde ürün vermek istemişler; ancak bu konuda çok da başarılı olamamışlardır. Bununla birlikte sahnelenmek amacıyla yazdıkları tiyatro eserleriyle gazete türlerinde, diğer edebi türlere (şiir, roman vb) göre daha sade bir dil kullanmışlardır.
6) Romantizmin etkisinde kalan yazarlar; romanlarında rastlantılara çokça yer vermiş, kendilerini gizleme gereği duymamış, olayın akışını durdurarak kimi zaman okuyucuya seslenmiş, olaylar içinde gereksiz bilgiler vermiş, bazen olayın geçtiği yerleri olaylardan kopuk şekilde tasvir etmişlerdir (betimlemişlerdir). Romantizmin de etkisiyle roman kişilerini tek yönlü olarak tanıtan –iyiler her zaman iyi, kötüler her zaman kötü- yazarlar, kötüleri cezalandırıp iyileri ödüllendirmişlerdir.
7)Divan şiiri anlayışına karşı çıkmalarına rağmen, şiirin biçimiyle ilgili hiçbir değişiklik gerçekleştirememişlerdir. Ölçü aruz ölçüsüdür. nazım birimi beyittir. Divan edebiyatı nazım türlerini (gazel, kaside, mesnevî vb) de kullanmaya devam etmişlerdir. Bununla birlikte bu dönemde şiirlere, işlenen konuya veya temaya uygun başlıklar verilmeye başlanmıştır. Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi, Vatan Şarkısı, Vaveylâ” adlı şiirleri buna örnektir. Ayrıca hece ölçüsüyle şiir yazma denemeleri de görülür. Yine bu dönemde “özgürlük, hak, adalet, eşitlik vb” kavramların ilk kez şiirde tema olarak işlenmesi, şiirde anlam bütünlüğüne önem verilmesi, Divan şiirine göre daha sade bir dil kullanılması, sanatlı söyleyişlerin az da olsa terk edilmesi gibi yenilikler, şiirin içeriğiyle ilgili önemli gelişmelerdir.
8)Bu dönemde roman türüne oranla daha çok gelişen tiyatro türünde; komedilerde klasizmin, dramlarda romantizmin izleri görülür. Çoklukla “vatan, aile, gelenek ve görenekler” gibi konular işlenmiştir. Halka seslenildiği için, özellikle sahnelenmek amacıyla yazılan tiyatro eserlerinin dili daha sadedir.
9) Gazetecilik, Tanzimat edebiyatının ilk döneminde hızlı gelişen alanlardan biridir. Kullanılan dil daha sadedir. Gazetelerde makale, fıkra, eleştiri gibi yazı türlerine yer verilmiştir.
II. Dönem Tanzimat Edebiyatı (1876-1896)
1876’da İkinci Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte Tanzimat edebiyatının ikinci dönemi başlar. Bu dönemde, ilk dönemden farklı bir edebiyat anlayışı gelişir.
1) Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit Tarhan, Samipaşazâde Sezaî, Nabizâde Nazım, Muallim Naci bu dönemin önemli edebi şahsiyetleridir. “Sanat, sanat içindir.” anlayışını benimsemişlerdir.
2) “Okunmak için yazılan tiyatro eserlerinde” dil süslü bir nitelik gösterir. Bilhassa Abdülhak Hâmit Tarhan, tiyatro eserlerini, “oynanmak için değil, okunmak için” yazdığını söylemiştir. Manzum tiyatro da görülür.
3) Şiire, “Her şey şiirin konusu olabilir.” ilkesini getirmişlerdir. Özellikle “varlık, yokluk, aşk, doğa” gibi soyut ve somut konular işlenmiştir. Dil daha süslü bir nitelik gösterir. “Göz için değil, kulak için kafiye” anlayışı benimsenir. Sanatlı söyleyişe önem verilir. Batı edebiyatından alınan kimi nazım türleri de kullanılır.
4) Bu dönemde gazetecilik geriler. Buna karşılık dergicilik gelişir ve mizah dergileri çoğalır.
5) Bu dönem sanatçıları realizmden etkilendikleri için gözleme önem vermişlerdir. Bu nedenle olağanüstü olaylar ve kişiler yerine; roman ve hikâyelerde anlatılan her şeyin gerçek ya da gerçeğe uygun olmasına dikkat edilmiştir. Roman ve özellikle küçük hikâye türü gelişmiştir.
6) Bu dönemde genellikle ağır bir dil kullanılmıştır.

TÜRK EDEBİYATINDA İLKLER
Tanzimat edebiyatı, çok sayıda edebi türde ilk ürünlerin de verildiği bir dönemdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yayınlanan ilk edebi ürünler şunlardır:
Gazete:
1-İlk resmi gazete: Takvim-i Vakâyi (1831)
2-İlk yarı resmi gazete: Ceride-i Havadis (1840)
3-İlk özel gazete: Tercüman-ı Ahvâl (1860, Şinasi ve Âgâh Efendi)
4-Yurt dışında çıkarılan ilk Türk gazetesi: Hürriyet (1868, Namık Kemal ve Ziya Paşa)
Dergi:
1- İlk dergi: Mecmua-yı Fünun (Münif Paşa)
2- İlk edebi dergi: Servet-i Fünun (1891-1944, Tevfik Fikret ve H. Cahit Yalçın)
Roman:
1-İlk çeviri roman: Telemaque – (Yazarı: Fenelon) (Çeviren: Yusuf Kâmil Paşa)
2-İlk yerli roman: Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat (1872, Şemsettin Sami)
3-İlk edebi roman: İntibah (1876, Namık Kemal, romantizmin etkisinde)
4-Batı teknikli ilk roman: Aşk-ı Memnu (Halit Ziya) (Servet-i Fünûn Edebiyatına ait)
5-İlk köy romanı: Karabibik (Nabizâde Nazım)
6-İlk psikolojik roman: Eylül (Mehmet Rauf) (Servet-i Fünûn Edebiyatına ait)
7-İlk tarihsel roman: Cezmi (Namık Kemal)
8-İlk natüralist roman: Zehra (Nabizâde Nazım)
9-İlk realist roman: Araba Sevdası (1896, Recaizâde Mahmut Ekrem)
Tiyatro:
1-Batılı tarzda ilk yerli tiyatro eseri: Şair Evlenmesi (Şinasi)
2-Sahnelenen ilk tiyatro eseri: Vatan yahut Silistre (Namık Kemal)
Hikâye:
1-İlk hikâye: Letâif-i Rivayat (Ahmet Mithat)
2-İlk edebi hikâye: Küçük Şeyler (Samipaşazâde Sezai)
Diğer İlkler:
1-İlk makale: Mukaddime (Tercüman-ı Ahvâl Mukaddimesi) (1860, Şinasi)
2-İlk şiir çevirisi: Tercüme-i Manzume (1859, Şinasi)
3-Noktalama işaretlerinin ilk kullanımı: Şinasi (Şair Evlenmesi)
4-İlk gezi yazısı: Avrupa’da Bir Cevelan (Ahmet Mithat)
5-İlk eleştiri yazısı: Şiir ve İnşa (Ziya Paşa)
6-İlk eleştiri eseri: Tahrib-i Harabat (Namık Kemal)
7-İlk hatıra: Magosa Hatıraları (Namık Kemal)
8-İlk atasözü derlemesi: Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye –Osmanlı Atasözleri- (Şinasi)
9-İlk edebiyat tarihi: Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye (1889, Abdülhalim Memduh)
TANZİMAT EDEBİYATI BİRİNCİ DÖNEM SANATÇILARI
Tanzimat Edebiyatının birinci dönem sanatçıları; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Şemsettin Sami, Direktör Ali Bey, Ali Suavi’dir.

ŞİNASİ (1826-1871)
Şinasi, Batı etkisindeki Türk edebiyatının öncüsü sayılmıştır. Edebiyatımızda modernleşme onunla başlar. Şinasi “ilkler adamı”dır. İlk yerli tiyatro, ilk makale onundur. İlk özel gazeteyi (Agâh Efendi ile birlikte) o çıkarmıştır. Noktalama işaretlerini ilk defa o kullanmıştır. İlk atasözleri derlemesini, Fransızcadan ilk şiir çevirisini o yapmıştır.
                Şinasi klasizm akımından etkilenmiştir. Şiirlerinde ve nesirlerinde düşünceyi ve anlaşılmayı ön planda tutmuş, dilde sadeleşme çabalarını başlatmıştır. Fakat asıl ününü gazetecilik alanındaki çalışmalarına borçludur. Düşünceleriyle Namık Kemal’i etkilemiştir. “Sanat toplum içindir” anlayışına bağlıdır.
                ESERLERİ: Şair Evlenmesi (tiyatro), Müntehabât-ı Eş’ar (şiir), Durûb-ı Emsal-i Osmaniye (atasözleri derlemesi), Tercüme-i Manzume (şiir çevirisi), Tercüman-ı Ahvâl Mukaddimesi (makale), Kamûs-ı Osmanî (sözlük-tamamlayamamıştır).
ZİYA PAŞA (1829-1880)
Ziya Paşa da diğer Tanzimat sanatçıları gibi doğu (Divan Edebiyatı) kültürüyle yetişmiştir. “Yeni” ile “eski” arasında git-gel yaşamıştır. “Şiir ve İnşa” adlı makalesinde halk edebiyatını ve halk şiirini övmüştür. Fakat daha sonra yazdığı “Harabat” adlı divan şiiri antolojisinin ön sözünde bu defa divan edebiyatını yüceltmiştir. (Bu antolojinin yayımlanmasından sonra Namık Kemal; önce “Tahrib-i Harabat” ve daha sonra “Takip” adlı eserleriyle Ziya Paşa’nın tavrını eleştirmiştir.)
Ziya Paşa, şiirlerini divan edebiyatı nazım şekilleriyle ve genellikle de aruz ölçüsüyle yazmıştır. (Heceyle yazdığı şiirleri de vardır.) Onun bilhassa Bağdatlı Ruhî’ye nazire olarak yazdığı “Terkib-i Bend” adlı uzun şiiri ünlü ve önemlidir. Gerek sosyal gerekse metafizik konularda yazdığı şiirlerindeki ahlâkçı ve filozofça tutumuyla Ziya Paşa, divan şiirindeki “hakimane (hikemî-hikmetli) şiirin” son temsilcisi ve halk filozofu unvanını kazanmıştır. Onun bu tarz şiirlerinde geçen birçok beyit veya dizesi zamanla vecize (özdeyiş) haline gelmiştir. (Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde)
Ziya paşa şiirleriyle toplumdaki olumsuzlukları eleştirmiş ve felsefî konuları ele almıştır. Bu tür şiirlerinde “hak, hürriyet, adalet, ahlâk, medeniyet” gibi kavramları işlemiştir. Dönemin yöneticilerine (bilhassa dönemin sadrazamı Ali Paşa’ya) yönelik hicivler (Zafername) yazmıştır. Sanatı toplum yararına kullanmaya çalışmıştır. Romantizm akımından etkilenen Ziya Paşa, Batıdan çeviriler de yapmıştır. Yurt dışında ilk Türkçe gazeteyi de (Namık Kemal’le birlikte Londra’da “Hürriyet” adıyla) o çıkarmıştır.
ESERLERİ: Eş’ar-ı Ziya (şiir), Harabat (antoloji), Zafername (nazım-nesir karışık hiciv), Defter-i Âmâl (hatıra), Şiir ve İnşa (makale), Veraset Mektupları (mektup), Endülüs Tarihi, Engizisyon Tarihi, Emil, Tartüf… (çeviri).
NAMIK KEMAL (1840-1888)
Türk edebiyatında “vatan şairi” olarak tanınır. Divan edebiyatı anlayışıyla şiirler yazmaktayken Şinasi ile tanışmış ve kendisinden etkilenmiş, Batı edebiyatına yönelmiştir. “Toplum için sanat” anlayışıyla eser veren şair; “şiir, roman, eleştiri, tarih, makale, biyografi” gibi farklı türlerde yazmıştır. Hikâye türünde ise yazmamıştır. Eserlerinde vatan, hürriyet, eşitlik, doğruluk, adalet gibi konuları işlemiştir. Tasvir-i Efkâr gazetesini Şinasi’den devralmıştır. Bu gazetede yayımlanan “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şâmildir” adlı makalesi, Millî Edebiyat hareketinin dil anlayışını belirleyecek seviyede bir içeriğe sahiptir.
Namık Kemal, Tanzimat edebiyatının gür sesli ve mücadeleci şairidir. Samimi, coşkulu ve dürüsttür. Tanzimatın diğer birinci dönem sanatçıları gibi, dilde sadeleşmeyi savunsa da bilhassa şiirlerinde epeyce ağır denebilecek bir dil kullanmıştır. Tiyatro ve romanlarında ise daha sade bir dil görülür.
Namık Kemal, romantizm akımının etkisindedir. Edebiyatımızdaki ilk edebî roman (İntibah), ilk tarihî roman (Cezmi), sahnelenen ilk tiyatro (Vatan yahut Silistre), ilk eleştiri kitabı (Tahrib-i Harabat) onundur. Magosa’da yazdığı mektuplar Batılı anlamda hatıra türünün ilk örnekleri sayılmaktadır. Yurt dışında ilk Türkçe gazeteyi (Ziya Paşa ile birlikte Londra’da “Hürriyet” adıyla) o çıkarmıştır. “Vatan Makalesi” adlı yazısı önemlidir. Şiirlerinde hem konu hem de şekil bakımından yenilikler görülür. Heceyi kullanmışsa da genelde aruzla yazmıştır. Tiyatro türünü önemsemiş, tiyatronun “eğlencelerin en faydalısı” olduğunu söylemiştir. Tiyatroyla ilgili düşüncelerini Celaleddin Harzemşah adlı piyesinin ön sözünde açıklamıştır.
Namık Kemal; “Zavallı Çocuk”ta, genç bir kızın, yaşlı ve zengin biriyle görücü usulüyle evlendirilmek istenmesini; “Akif Bey”de, vatan sevgisinin kişisel mutluluktan önce geldiğini; “Gülnihal”de, baskıya karşı duyduğu tepkiyi; “Cezmi”de, Kırım Hanı Adil Giray’ın hayatını; “Celâlettin Harzemşah”ta İslâm birliği düşüncesini anlatır.
ESERLERİ Roman: İntibah, Cezmi  Tiyatro: Vatan yahut Silistre, Celaleddin Harzemşah, Zavallı Çocuk, Kara Belâ, Gülnihal, Akif Bey. Tenkit (Eleştiri): Tahrib-i Harabat, Takip, İrfan Paşaya Mektup, Renan Müdafaanamesi. Hatıra (Anı): Magosa Mektupları Biyografi: Evrak-ı Perişan (Fatih, Yavuz ve Selâhaddin Eyyubî’yi anlatır). Tarih: Osmanlı Tarihi, Büyük İslâm Tarihi, Kanije, Silistre Muhasarası, Devr-i İstila.

AHMET MİTHAT EFENDİ (1844-1912)
“Yazı makinesi” olarak da tanınan Ahmet Mithat Efendi, döneminin en çok eser veren yazarıdır. İki yüze yakın eser yazmıştır. Eserlerini “halk için roman” anlayışıyla kaleme almıştır. Romantizm akımının etkisindedir. Romanlarında okuyucuya bilgi vermek amacıyla yer yer olay akışını kesmiştir. Eserleri teknik ve üslûp bakımından zayıftır. Zaten kendisi de, “Sanat değeri yüksek eserler okumak isteyenler Recaizade’yi okusun” demiştir. O, “milletin öğretmeni” olmayı ve halka kitap okutmayı amaçlamıştır. Hayatını kalemiyle kazanan ilk yazarımızdır. Evini matbaa hâline getirmiş, kendi eserlerini kendisi basmıştır. Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkarmıştır. Dili büyük ölçüde sadedir. Felâtun Bey ile Rakım Efendi romanında yanlış Batılılaşmayı eleştirmiştir. Romanlarında ahlâk ve sosyal adalet kavramlarına önem vermiştir. Servet-i Fünuncuları eleştirmek amacıyla yazdığı “Dekadanlar” başlıklı yazısı, onunla Hüseyin Cahit Yalçın arasında büyük bir tartışma başlatmıştır.
Ahmet Mithat; tarih, coğrafya, biyoloji, astronomi, fizik, iktisat, felsefe ve din konularında halkın bilgi ihtiyacını karşılamaya çalışmıştır. Hiç şiir yazmamıştır.
ESERLERİ: Letaif-i Rivayat, Kıssadan Hisse (hikâye-yirmi beş cilt), Felâtun Bey ile Rakım Efendi, Henüz On Yedi Yaşında, Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Jön Türk, Paris’te Bir Türk, Yeniçeriler, Süleyman Musli, Esrar-ı Cinayât, Dürdane Hanım…(roman), Avrupa’da Bir Cevelan (gezi yazısı), Eyvah, Çengi, Çerkez Özdenler (tiyatro), Beşir Fuat (biyografi).

AHMET VEFİK PAŞA (1823-1891)
Ahmet Vefik Paşa, dilde ve edebiyatta Türkçülük-milliyetçilik akımının en önemli temsilcilerindendir. Tiyatro tarihimizde önemli bir yeri vardır. Moliere’den çok sayıda tiyatro eserini çevirmiş veya uyarlamıştır. Bursa valiliği yıllarında burada yaptırdığı tiyatro binasında, çevirdiği veya uyarladığı eserleri oynattırmış, halkı tiyatroya gitmeye teşvik etmiştir. Bu bakımdan Türk tiyatrosunun kurucusu sayılmaktadır. Anadolu Türkçesindeki kelimeleri toplayarak “Lehçe-i Osmanî” adlı Anadolu Türkçesinin ilk sözlüğünü hazırlamıştır. Klasizm akımından etkilenmiştir. ESERLERİ: Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Kadınlar Mektebi, Kocalar Mektebi, Savruk, Yorgaki Dandini, Azarya, Meraki, Tabib-i Aşk…(tiyatro-çeviri ve uyarlama), Lehçe-i Osmanî (sözlük), Şecere-i Türkî (tarih- Türklerin Soykütüğü-Ebulgazi Bahadır Han’dan)

AHMET CEVDET PAŞA (1822-1895)
Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul’a gelerek burada iyi bir medrese eğitimi almış ve kendini çok iyi bir şekilde yetiştirmiş önemli bir tarih yazarımızdır. Peygamber kıssalarını (hikâyelerini) Kısas-ı Enbiya adlı eserinde toplamıştır. Fakat asıl önemli eseri “Tarih-i Cevdet”tir. Tarafsızlığa büyük önem vermiş, dilde sadeleşme çabalarını desteklemiştir.
ESERLERİ: Tarih-i Cevdet, Kısas-ı Enbiya, Belâgat-i Osmaniye, Kavaid-i Osmaniye.

ŞEMSETTİN SAMİ (1850-1904)
Şemsettin Sami, dil, sözlük ve ansiklopedi alanlarında yaptığı çalışmalarla tanınan bir yazarımızdır. Türk dilinin gelişmesi, sadeleşmesi, dil bilgisi kurallarının derlenip toplanması ve Türkçenin kapsamlı bir sözlüğe kavuşması için çalışmıştır. Sözlük ve ansiklopedi dışında roman, piyes ve makale türlerinde de eser vermiş, çeviriler yapmıştır. Edebiyatımızdaki ilk yerli roman (Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat) onundur. Göktürk Yazıtlarını günümüz Türkçesine çevirerek edebiyatımıza büyük bir katkıda bulunmuştur. Kamus-ı Türkî, ilk kapsamlı ilmî sözlüğümüzdür.
ESERLERİ: Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat (roman), Kamus-ı Türkî, Kamus-ı Âlâm, Kamus-ı Fransevî, Kamus-ı Arabî (sözlük), Sefiller, Robinson (çeviri), Seydi Yahya, Gave, Besa yahut Ahde Vefa (tiyatro).

ALİ SUAVÎ (1839-1878)
Muhbir gazetesindeki yazılarında sade bir dil kullanarak Tanzimat dönemindeki dilde Türkçülük hareketine öncülük etmiştir. Milliyetçilik düşüncesinin kökleşmesine çalışmıştır. “Hive Hanlığı” adlı eserinde milliyetçi yönü öne çıkar. “Kamusü’l-Ulûm ve’l-Maarif” (Bilim ve Kültür Sözlüğü) adlı bir ansiklopedisi vardır.

DİREKTÖR ALİ BEY (1844-1899)
                Direktör Ali Bey, tiyatro alanındaki çalışmaları ve bilhassa “Ayyar Hamza” adlı uyarlamasıyla tanınır. Diğer önemli eserleri; Kokona Yatıyor (tiyatro) ve Seyahat Jurnali’dir. (günlük-Batılı anlamda ilk günlük sayılmaktadır)
TANZİMAT EDEBİYATI İKİNCİ DÖNEM SANATÇILARI

Tanzimat Edebiyatının İkinci Dönem Sanatçıları; Abdülhak Hâmit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım ve Muallim Naci’dir.

ABDÜLHAK HÂMİT TARHAN (1852-1937)
Abdülhak Hâmit Tarhan, “sanat için sanat” anlayışına bağlıdır. Süslü ve sanatlı bir dili vardır. Romantizmin etkisindedir. “Şair-i Azam” (Büyük Şair) olarak tanınır. Şiirlerinde tezatlara yer vermiş, şaşırtmacadan yararlanmıştır. Aruzun yanında heceyi de kullanmıştır. İlk pastoral şiirimiz olan “Sahra”yı o yazmıştır. Edebiyatımızdaki ilk kafiyesiz şiir örneği olan “Validem” de onundur. Şiirlerinde “aşk, doğa, vatan sevgisi” gibi konuların yanı sıra “ölüm” konusunu da yoğun biçimde işlemiş, felsefî şiirler yazmıştır. Tanzimat Edebiyatının birinci döneminde başlayan; şiirin içeriğine yönelik yeniliklere, şiirin şeklinde yapılan yenilikleri de eklemiştir. Şiirlerinde zengin bir lirizm vardır.
Abdülhak Hâmit Tarhan, şiirlerinin yanı sıra tiyatro türünde de eser vermiştir. Fakat tiyatroları sahne tekniğine uygun değildir. Zaten kendisi de bunları, “oynanmak için değil okunmak için” yazdığını söylemiştir. Tiyatro eserlerinden bazıları düzyazı biçiminde, bazıları ise aruz veya heceyle manzum olarak yazılmıştır. Hece ölçüsüyle kaleme alınan ilk manzum tiyatro örneği olan “Nesteren”i o yazmıştır. Tiyatrolarında tarihî konuların yanı sıra metafizik konuları da işlemiştir.
ESERLERİ Şiir: Makber, Sahra, Ölü, Bunlar Odur, Divaneliklerim yahut Belde, Bâlâdan Bir Ses…
Tiyatro: Eşber, İçli Kız, Fitnen, Nesteren, Duhter-i Hindu, Tezer, Macera-yı Aşk, Sabr-ü Sebat, İlhan…

RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914)
Tanzimat Edebiyatının ikinci döneminin öncü üyesidir. “Üstat Ekrem” diye anılmıştır. Şiir, hikâye, roman, tiyatro, eleştiri türlerinde eser vermiştir. “Her güzel şey şiirin konusu olabilir.” diyerek Türk şiirinin konusunu genişletmiştir. “Sanat için sanat” anlayışına bağlıdır. Şiirlerinde romantizmin, romanlarında realizmin etkisindedir. Edebiyatımızdaki ilk realist roman kabul edilen “Araba Sevdası”nda “Bihruz Bey” karakterinden hareketle yanlış Batılılaşmayı eleştirmiştir. Muallim Naci ile “eski-yeni” tartışmasına girmiş; yeni edebiyatı ve “kulak için kafiye” anlayışını savunmuştur. Bu tartışmalar sırasında etrafında toplanan genç şair ve yazarlar üzerinde etkili olan Ekrem, bir bakıma Servet-i Fünûn edebiyatının hazırlayıcısı olmuştur. “Talim-i Edebiyat” adlı, edebiyat bilgilerini içeren bir ders kitabı yazmıştır.
ESERLERİ Şiir: Zemzeme (üç cilt), Nijad Ekrem (ölen oğlu için yazmıştır), Yadigâr-ı Şebab, Name-i Seher, Pejmürde. Tiyatro: Çok Bilen Çok Yanılır, Afife Anjelik, Atala, Vuslat yahut Süreksiz Sevinç
Roman: Araba Sevdası Hikâye: Muhsin Bey, Şemsa. Eleştiri: Takdir-i Elhan (Muallim Naci ile tartışmaları)

SAMİ PAŞAZADE SEZAİ (1860-1936)
Sami Paşazade Sezai, Tanzimat Edebiyatının roman ve hikâye yazarıdır. Yenileşme edebiyatımıza emeği geçenlerden Sami Paşa’nın oğludur. “Sergüzeşt” (maceralar, baştan geçenler) adlı ünlü romanında; Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’a getirilen ve sonra da kaderi kendisini Mısır’a sürükleyen Dilber adlı bir kızın acıklı hayat hikâyesi anlatılır. Bu roman edebiyatımızda, romantizmden realizme geçişin de örneğidir.
Sami Paşazade Sezai, Batılı anlamda ilk hikâye kitabı kabul edilen “Küçük Şeyler”in de yazarıdır. “Hiç, Düğün, Kediler, Pandomima, Bu Büyük Adam Kimdir?” gibi tanınmış hikâyeleri bu kitaptadır. Hikâyelerindeki teknik, romanındaki teknikten daha güçlüdür. Küçük, önemsiz, şaşırtıcı konuları; olmuş, olması mümkün olayları, ruh çözümlemeleriyle, tabiî ve günlük konuşma diliyle işlemiştir.
ESERLERİ Roman: Sergüzeşt. Hikâye: Küçük Şeyler. Tiyatro: Şîr (Arslan). Gezi notları, sohbet, hatıra karışımı: Rumûzü’l Edeb.
NABİZADE NAZIM (1862-1893)
Nabizade Nazım, “köy romanı”nı, realist-natüralist bir anlayışla edebiyatımıza ilk getiren yazardır. Edebiyatımızdaki “ilk köy romanı” olan “Karabibik” onundur. Yine edebiyatımızdaki “ilk natüralist roman” kabul edilen “Zehra”yı da o yazmıştır. ESERLERİ Roman: Karabibik, Zehra.

MUALLİM NACİ (1850-1893)
Muallim Naci, şiirimizin özünü neoklasizme (yeni klasizm) götürmek gayesindedir. Klasik şiirleri kadar, modern şiirleri de zamanımızda geniş ilgi uyandırmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki şairlerimizin en büyüklerinden sayılır. Edebiyatımızdaki aşırı değişme dönemi içinde tutumu iyi anlaşılmamış; yeni sanata düşman, eskiye sıkı sıkıya bağlı bir şair olarak düşünülmüştür. Bununla birlikte, Divan edebiyatına Batılı bir görüşle, ilk bilinçli dönüşü o yapar. İlk şiirlerinde Nedim’in şuh edasıyla Nabi’nin hikmetli tarzı kaynaşır. Yeni bir söyleyiş kazanan sonraki şiirlerinde ise, çağdaşları A. Hâmit ile Recaizade Ekrem gibi, şiirin konusunu genişletmeye çalışır. Tabiat tasvirlerine önem verir. Aruzu kusursuz olarak Türkçeye uygular. Kuralsız nazım şekilleri bile kullanır. Çocukluk hatıralarını anlattığı “Ömer’in Çocukluğu”nda, dilimizin nesir alanındaki en güzel örneklerinden birini verir. Edebiyatımızdaki “ilk köy şiiri” de (Köylü Kızların Şarkısı) onundur.
Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem ile girdiği, “kafiye göz için mi yoksa kulak için mi olmalıdır” tartışmasıyla da ünlüdür. R. M. Ekrem’in “Zemzeme”sine karşılık “Demdeme”yi yazmıştır.
ESERLERİ Şiir: Ateşpare, Şerare, Füruzan. Hatıra: Ömer’in Çocukluğu Eleştiri: Demdeme, Muallim. Sözlük: Istılahat-ı Edebiye, Lûgat-ı Naci.

SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDÎDE)

Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci aşaması Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedîde) dönemidir. Edebiyat-ı Cedîde (Yeni Edebiyat) sanatçılarının özelliklerini belirleyen şartlar Tanzimatçılar’ınkinden oldukça farklıdır. 1896-1901 yıllarını kapsayan Servet-i Fünûn döneminin sanatçıları, gördükleri öğrenim yönüyle Tanzimatçılar’dan ayrılırlar. Tanzimatçılar, daha çok özel öğretmenler elinde veya “kalem”lerde yetiştikleri halde, Servet-i Fünûn şair ve yazarları Galatasaray Sultanîsi ile Bahriye, Tıbbiye ve Mülkiye gibi o dönemin en iyi eğitim ve öğretim kurumlarında yetiştiler. Batı dillerini ve edebiyatlarını buralarda öğrendiler. Bundan dolayı, bu genç nesil Batı’yı daha yakından izlemiş ve tanımıştır.
Servet-i Fünûn döneminde dergicilik ön plana çıkar, yayınlanan dergilerin sayısı artar, gazetecilik geriler. Dergilerde çoğunlukla bilim, fen, teknik ve sağlık konularında yazılar yer alır. Muallim Naci’nin çıkardığı “Malûmat” ile Ahmet İhsan’ın kurduğu “Servet-i Fünûn” dönemin en ünlü dergileridir.
Recaizâde Mahmut Ekrem’in öğrencilerinden bir genç şairin, “kafiye göz için değil, kulak içindir” anlayışıyla yazdığı bir şiire, “kafiye göz içindir” diyenler, Malûmat dergisinde şiddetle karşı çıktılar. Bunun üzerine Recaizade Mahmut Ekrem, bu genç şairi savundu ve “kulak için kafiye” anlayışına destek verdi. Böylece özelde Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem; fakat genelde Malûmat dergisi ile Servet-i Fünûn dergisi arasında, “eski edebiyat-yeni edebiyat ekseninde” şiddetli tartışmalar yaşandı. Yeni edebiyatı savunan genç şair ve yazarlar Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplandı. Recaizade Mahmut Ekrem’in isteğiyle bu derginin başına Tevfik Fikret geçti (1896) ve dergi bir edebiyat dergisine dönüştü. Dolayısıyla R. M. Ekrem, Servet-i Fünûn Edebiyatının hazırlayıcısı oldu. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Cenap Şahabeddin, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ahmet Hikmet, Celâl Sahir gibi genç yetenekler dergi çevresinde bir araya geldi.
Servet-i Fünûn dergisi, Hüseyin Cahit’in yayımladığı “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir çeviri yazısı dolayısıyla 1901 yılında süresiz olarak kapatıldı. Topluluk da böylece dağıldı.
Servet-i Fünûn edebiyatçıları, “sanat için sanat” anlayışıyla eser verdiler. Şiirde sembolizm ve parnasizm; nesirde ise realizm ve natüralizm akımlarının etkisinde kaldılar. Karamsar duygularla hayal kırıklıkları yanında, bir türlü gerçekleşemeyen cılız umutları dile getirdiler.
Manzum Eserler (Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler-Şiir)

Servet-i Fünûn döneminde; şiirde konu ve şekil yönünden büyük yenilikler yapıldı. Tanzimat edebiyatının ikinci dönem sanatçılarından R. M. Ekrem’in, “Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir.” anlayışıyla hareket edildi. Sanat için sanat anlayışına uygun olarak aşk, doğa gibi bireysel konular işlendi, tabiat tasvirlerine bolca yer verildi. (Sadece Tevfik Fikret, 1901’den itibaren sosyal meseleleri ele alıp işledi.) Aydınlara seslenen, sadece onların anlayabileceği ağır bir dil kullanıldı. Şiirde, resim sanatından etkilenildi, resmi andıran tabiat tasvirleri yapıldı. Musikiye, şekil kusursuzluğuna önem verildi. Hece ölçüsü denenmekle birlikte ağırlıklı olarak aruz ölçüsü kullanıldı. Sone ve terza rima gibi, Batı’dan alınan nazım şekilleri ilk defa bu dönemde kullanıldı. Serbest müstezattan yaygın şekilde yararlanılarak nazım nesre yaklaştırıldı. Cümleler, bazen birkaç mısraya yayıldı veya mısranın ortasında bitirildi (anjamban). Bunun sonucunda “mensur şiir”ler ortaya çıktı. Edebiyatımızdaki ilk mensur şiir örnekleri (Halit Ziya tarafından) bu dönemde verildi. Ayrıca manzum hikâye örnekleri de verilmeye başlandı. Tevfik Fikret’in “Balıkçılar” şiiri gibi. Şiirde, kulak için kafiye anlayışı benimsendi. Parça güzelliği yerine “bütün güzelliği” önemsendi. Sembolizm ve parnasizm akımlarının etkisinde kalındı. Servet-i Fünûn şiiri dendiğinde ilk akla gelen iki isim, Tevfik Fikret ile Cenap Şahabeddin’dir. Süleyman Nazif, Süleyman Nesip, Ali Ekrem, Hüseyin Suat, Hüseyin Siret, Celâl Sahir gibi isimler de topluluğun diğer şairleridir.

Mensur Eserler (Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinler-Hikâye, Roman, Tiyatro)

Servet-i Fünûn dönemi sanatçıları, şiirde olduğu gibi nesirde de Fransız edebiyatçılarının etkisinde kaldılar. Realizm ve natüralizm akımlarından etkilendiler. Eserlerinde İstanbul dışına pek çıkmadılar. Şiirdeki karamsar hava nesirde de devam etti. Roman ve hikâyelerde “aşk, hayal kırıklıkları, aile içi ilişkiler” gibi bireysel konular işlendi. Kahramanlar genellikle öğrenim görmüş, sanat ve edebiyattan anlayan kişilerden seçildi. Bu kişiler eserlerde, toplum içindeki durumlarına uygun şekilde konuşturulup davrandırıldı. Eserlerde ayrıntılı çevre tasvirlerine yer verildi; fakat mekân olarak İstanbul dışına çıkılmadı. Roman ve hikâye türlerinde, teknik bakımdan Batı seviyesine bu dönemde çıkıldı. Halit Ziya’nın; Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah romanları gibi. Hikâyede Maupassant tarzına uygun örnekler verildi. Eserlerde ağır bir dil kullanıldı. Tiyatro türünde pek bir gelişme olmadı. Tiyatro yazarı olarak sadece Hüseyin Suat’ın adı öne çıktı.
Servet- Fünûn nesri dendiğinde ilk akla gelen iki isim, Halit Ziya Uşaklıgil ile Mehmet Rauf’tur. Dönemin diğer yazarları ise; Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ahmet Şuayip, Hüseyin Suat’tır.

TEVFİK FİKRET (1867-1915)
Servet-i Fünûn edebiyatının en önemli şairidir. Tevfik Fikret’in sanat anlayışı iki döneme ayrılır. 1901 yılına kadar yazdığı şiirlerinde genel olarak “sanat için sanat” anlayışına bağlıdır ve bu şiirlerinde bireysel konuları işler. Galatasaray Sultanisinden (Lisesinde) hocası olan Recaizade Mahmut Ekrem’in tavsiyesiyle Servet-i Fünûn dergisinin edebiyat bölümünün başına geçer (1896). Dergi, 1901 yılında Hüseyin Cahit Yalçın’ın Fransızcadan çevirerek yayımladığı “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı makale dolayısıyla süresiz olarak kapatılır. İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra (1908) Hüseyin Cahit Yalçın ile birlikte “Tanin” gazetesini kurar.
Fikret, bilhassa Servet-i Fünûn topluluğunun dağıldığı 1901’den sonraki şiirlerini “toplum için sanat” anlayışıyla yazar. Bu yıllarda sosyal ve siyasî hayatta gördüğü olumsuzlukları; “Millet Şarkısı, Ferda, Doksan Beşe Doğru, Promete, Sis, Hasta Çocuk, Balıkçılar, Han-ı Yağma, Tarih-i Kadim, Halûk’un Bayramı, Nesrin” gibi şiirleriyle eleştirir. Fikret’in karamsarlığı ve iç dünyasındaki çalkantıları şiirlerinde öne çıkar. O, aruzu Türkçeye başarıyla uygular. Serbest müstezatı çokça kullanır, böylece beyit bütünlüğünü kırar ve anlamı birkaç mısraya yayar. Bu yönüyle nazmı nesre yaklaştırır, hatta manzum hikâyeler de yazar. Şiirlerinde şekil mükemmelliğine ve tasvirlere büyük önem verir. Aynı zamanda ressam da olan Fikret, parnasizm akımından etkilenmiştir. Onun şiirlerini; aşk ve aile şiirleri, tasvirler, metafizik konuları işleyen şiirler, sosyal konuları işleyen şiirler ve çocuk şiirleri şeklinde gruplandırmak mümkündür.
ESERLERİ Şiir: Rübab-ı Şikeste, Halûk’un Defteri, Rübabın Cevabı. Şermin (çocuklar için, hece ölçüsüyle ve sade bir dille yazdığı şiirler)


CENAP ŞAHABETTİN (1870-1935)
Servet-i Fünûn edebiyatının önde gelen yazar ve şairlerindendir. Şiirlerini başlangıçta Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmit Tarhan’ın etkisinde yazmış; sonraları parnasizm ve sembolizm akımlarından etkilenmiştir. Sanat için sanat anlayışına bağlı kalmış ve genel olarak “aşk ve tabiat” konulu şiirler yazmıştır. Ona göre şiir, kelimelerle yapılmış bir resimdir. Şiirin dilinin, herkesin konuştuğu dilden ayrı bir dil olması gerektiğine inanır. Bu yüzden dili ağırdır. Şiirlerinde musikiye de önem verir. Elhân-ı Şita (Kış Nağmeleri, Kış Ezgileri), onun en ünlü şiiridir.
Cenap Şahabettin, 1908 yılından sonra nesre (düzyazıya) daha çok önem vermiş; eleştirici, alaylı bir anlatımla hemen her konuda yazılar yazmıştır. Şiirlerinde olduğu gibi, düzyazılarında da süslü anlatıma, nükteye, zekâ gösterisine, kelime oyunlarına, her türlü söz sanatına önem vermiştir. “Herkes gibi yazmamak, ayrı bir düşünüş, mantıkla dolu bir fikir, özgün bir buluş” bu nesrin en belirgin özellikleridir. O, genel olarak kuvvetli bir nitelik taşıyan özdeyişleriyle de tanınır.
ESERLERİ Şiir: Tâmat, Evrak-ı Leyâl. Gezi Yazısı: Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Suriye Mektupları. Özdeyiş: Tiryaki Sözleri Düzyazıları (makale, sohbet vs.): Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh. Tiyatro: Yalan, Körebe, Küçük Beyler.

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866-1945)

Servet-i Fünûn edebiyatının en büyük nesir (düzyazı) ustasıdır. Sanatlı, süslü bir anlatımı, ağır bir dili, çok güçlü bir iç ve dış gözlem yeteneği vardır. Pek çok türde eser vermekle birlikte asıl başarısını roman ve hikâye türlerinde göstermiştir. Onu Türk romancılığının babası sayabiliriz. Romanımız onunla Batılı roman tekniği seviyesini yakalamıştır. Roman ve hikâyelerinin tekniği oldukça sağlamdır. Realizm ve natüralizm akımlarından etkilenmiş; eserlerinde geniş tasvirlere ve psikolojik tahlillere yer vermiştir. Romanlarının konusunu daha çok İstanbul’daki varlıklı ve eğitimli çevrelerden; hikâyelerinin konusunu ise halkın arasından seçmiştir. Balzac, Stendhal, G. Flaubert, E. Zola, A. Daudet, C. Dickens, Goncourt Kardeşler etkilendiği başlıca yazarlardır. O, edebiyatımızda “mensur şiir” türünde eser veren ilk kişidir. Roman ve mensur şiirlerinin dili daha ağır; hikâye ve diğer türlerdeki eserlerinin dili daha sadedir. Servet-i Fünûn nesrinin yaratıcısı, “artistik nesir”in kurucusu odur. Bununla birlikte son yıllarında (muhtemelen Millî Edebiyat hareketinden de etkilenerek) eserlerini sadeleştirerek yeniden yazmıştır. Diğer taraftan Türkçe’nin alışılmış sözdizimi kurallarının dışında yeni bir sözdizimi ile yazmış, Fransızca’nın cümle yapısını Türkçe’ye uygulamıştır. Servet-i Fünûncular arasında en kültürlü yazar odur. Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilir.
Halit Ziya, Mai ve Siyah adlı romanında, “Ahmet Cemil”in şahsında Servet-i Fünûn neslinin beklentilerini, karamsarlıklarını, hayal kırıklıklarını anlatmış: Aşk-ı Memnu adlı romanında ise, bir Türk aile yapısını ayrıntılı bir şekilde incelemiş, alafranga özentisini eleştirmiştir.
ESERLERİ Roman: Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar,Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı. Hikâye: Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi’r-i Hayal, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, Kadın Pençesi. Tiyatro: Füruzan, Fare, Kâbus. Hatıra: Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Bir Acı Hikâye. Deneme-Makale: Sanata Dair.
MEHMET RAUF (1875-1931)

Servet-i Fünûn edebiyatının Halit Ziya’dan sonra en ünlü yazarıdır. Roman, hikâye ve mensur şiir türündeki eserleriyle tanınır. Romancılığı üzerinde Halit Ziya’nın büyük etkisi vardır. Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı sayılan “Eylül”ün yazarıdır. Bu roman onun sanatının en büyük eseri olarak kabul edilir. Hikâye, roman ve oyunlarında kendi kişiliğini yansıtan, kahramanlarının şahsında kendi duygu ve düşüncelerini yaşatan bir tutum içindedir. Otuzu aşkın eseri içinde tanınmışları şunlardır:
ESERLERİ Roman: Eylül, Karanfil ve Yasemin, Genç Kız Kalbi, Böğürtlen, Son Yıldız, Halâs. Hikâye: Ferda-yı Garam, Kadın İsterse, Âşıkane, Bir Aşkın Tarihi, Son Emel. Oyun: Sansar Mensur Şiir: Siyah İnciler
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1874-1957)
Servet-i Fünûn döneminin hikâye, roman ve eleştiri yazarıdır. Servet-i Fünûn dergisi, onun 1901 yılında Fransızcadan çevirerek yayımladığı “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı makale dolayısıyla kapatıldı. Bu olaydan sonra İkinci Meşrutiyet’in ilânına (1908) kadar yazmayı bıraktı. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra Tevfik Fikret’le birlikte “Tanin” gazetesini kurdu. Hüseyin Cahit; Edebiyat-ı Cedide döneminde, eski edebiyata karşı yeni edebiyatı, Doğu kültürüne karşı Batı kültürünü savundu. Bu dönemde ünlendi. Dönemindeki bütün tartışmalara katıldı. Servet-i Fünûn edebiyatına yöneltilen eleştirilere karşı oldukça etkili karşı eleştiriler yazdı.
ESERLERİ Roman: Nadide, Hayal İçinde. Hikâye: Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri, Niçin Aldatırlarmış? Eleştiri: Kavgalarım. Hatıra: Edebî Hatıralar.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1860-1927)
Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Servet-i Fünûn edebiyatı yazarı olmakla birlikte Millî Edebiyat hareketinin ortaya çıkmasıyla bu hareketten etkilenmiş; Türkçülüğün ve Türkçeciliğin ateşli bir savunucusu olmuştur. Servet-i Fünûn dönemi eserlerinde süslü, sanatlı bir dil kullanmış, şairane tasvirlere bolca yer vermiştir. Bu dönemde yazdığı hikâyeleri “Haristan ve Gülistan” adlı eserinde toplanmıştır. Türkçülük ve Türkçecilik ülküsüne gönül verdiği son yıllarında sade bir dille yazdığı hikâyeleri ise “Çağlayanlar” adlı kitapta toplanmıştır. Bir de “Gönül Hanım” adlı romanı vardır.
ESERLERİ Hikâye: Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar. Roman: Gönül Hanım.

SÜLEYMAN NAZİF (1870-1927)
Süleyman Nazif Servet-i Fünûn dönemi şair ve yazarıdır. Ziya Paşa ve Namık Kemal’i hayranlıkla okuyan, kendisi de “vatan, millet, hürriyet” konularıyla ilgilenen coşkulu bir aydındır. Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesi üzerine “Hadisat” gazetesinde vatanseverliğin, cesaretin anıtı sayılan “Kara Bir Gün” başlıklı bir makale yazdı. Bu makalesi dolayısıyla kurşuna dizilme tehlikesi atlattı. Türk dostu “Pierre Loti günü”nde üniversitenin konferans salonunda sert bir dille yaptığı, arslan kükremesini andıran konuşması dolayısıyla tutuklanıp Malta’ya sürgüne gönderildi. İki yıla yakın sürgün hayatından sonra İstanbul’a döndü ve yine gazeteciliğe başladı, ölünceye kadar “Resimli Gazete”de yazdı.
Süleyman Nazif, nesir ve nazım olmak üzere otuzdan fazla eser yazmıştır.  Servet-i Fünûn edebiyatına bağlı olmakla birlikte Namık Kemal geleneğini devam ettiren, duygu ve düşüncelerini çok canlı, çok ateşli bir dille anlatan kuvvetli bir nesir ustasıdır. Türklüğe hayran bir toplumcudur.
ESERLERİ: Mısır’da imzasız olarak yayınladığı ve İkinci Abdülhamit’e kafa tutan şiirleri “Gizli Figanlar”da toplanmıştır. Bağdat valisi bulunduğu sırada bu toprakların elimizden çıkışına ağlayan, bir çeşit ağıt olan şiirleri “Firak-ı Irak” adlı eserinde toplanmıştır. Sürgündeyken yazdığı nesirle karışık şiirleri “Malta Geceleri”adlı eserinde bir araya getirilmiştir. Vatan ve kahramanlık konularını işlediği nesirleri; Batarya ile Ateş, Çal Çoban Çal, Tarihin Yılan Hikâyesi adlı eserlerinde toplanmıştır.  Bunlardan başka “Mehmet Akif” ve “Fuzulî” adlı iki inceleme eseri, Ziya Paşa ile Namık Kemal’i anlattığı “İki Dost” adlı eseri vardır. Ayrıca gazete ve dergi sayfalarında kalmış yüzlerce makale, mektup ve sohbet yazısı bulunmaktadır.

FECR-İ ÂTÎ EDEBİYATI (1909 – 1912)

1909 yılında Hilâl gazetesinin matbaasında toplanan bir grup genç şair ve yazar yeni bir edebiyat topluluğu kurarlar ve bu topluluğun adını Fecr-i Âtî (Geleceğin Şafağı) olarak belirlerler. Topluluk üyeleri kuruluşlarını, 12 Mart 1909 tarihli Servet-i Fünûn dergisinde yayımladıkları bir bildiri ile kamuoyuna duyururlar.
Fecr-i Âtî topluluğu edebiyatımızda, bir bildiri (beyanname, manifesto) yayımlayan ilk topluluktur. (Daha sonraki dönemlerde Yedi Meşaleciler ve Garipçiler de bildiri yayımladılar.)
Fecr-i Âtîciler, edebiyatta birtakım yenilikler yapmak, Batı edebiyatıyla daha güçlü ilişkiler kurmak, halkın sanatla olan ilişkisini geliştirmek için halka konferanslar vermek istemişler; ancak kısa sürede dağılan etkisiz bir topluluk olmaktan kurtulamamışlardır.
Fecr-i Âtîciler, Servet-i Fünûn edebiyatının bir çeşit devamı olmuşlardır. “Sanat, şahsî ve muhteremdir.” görüşünü benimsemişlerdir. Şiirde sembolizm, parnasizm ve empresyonizm (izlenimcilik); hikâye ve romanda ise realizm ile natüralizm akımlarından etkilenmişlerdir. Aruz ölçüsüyle “aşk” ve “doğa” konulu şiirler yazmışlardır. Şiirde serbest müstezatı kullanmışlardır. Fransız sembolizmiyle daha sıkı bağlar kurmuşlardır. Faik Ali, topluluğun isim babasıdır.
Fecr-i Âtî beyannamesinin altına imza koyan şair ve yazarlar şunlardır: Ahmet Haşim, Refik Halit (Karay), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Mehmet Fuat Köprülü, Faik Ali, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ali Canip (Yöntem), Tahsin Nahit, Şahabeddin Süleyman, Cemil Süleyman, Emin Bülend, Emin Lami, Celâl Sahir, Fazıl Ahmet, Ahmet Samim, İzzet Melik, Mehmet Behçet, Mehmet Rüştü, Müfit Ratip, Ali Süha ve Abdülhak Hayri’dir. Fecr-i Âtî topluluğu sanatçıları 1912 sonlarında dağıldılar. Bu sanatçılardan birçoğu daha sonra Millî Edebiyat hareketi içinde yer aldılar. Topluluk giderek sadece Ahmet Haşim’le anılır oldu.

AHMET HAŞİM (1884 - 1933)
Ahmet Haşim, şiire başladığı yıllarda, Servet-i Fünûn’un dil ve anlatım özelliklerini benimser. Cenap Şahabeddin, Tevfik Fikret ve Abdülhak Hâmit’ten etkilenir. Haşim’in şiir anlayışı, Fransız sembolistlerini tanıdıktan sonra değişir ve gelişir. Çoğunlukla sembolizmin etkisiyle yazan bir şair olarak anılır. Fecr-i Âtî topluluğunun en çok tanınan ve adı bu toplulukla özdeşleşen temsilcisidir.
Haşim, varlıkların güzelliklerini renk ve ışık olarak algılar. Bu güzellikler karşısında kalan insanın iç dünyasındaki ürperişlerinin duygulanmalarının şiirini yazar. Bu yüzden onun, sembolizmden çok empresyonizme (izlenimcilik) yakın olduğu öne sürülür. Gün batımı (gurup vakti) renklerini, ışıklı (mehtaplı) geceleri, şafakla pembeleşen gökyüzünü, iri gülleri, “altın” kulelerdeki kuşları, parıltılı suları başarıyla yansıtır. Kelimeleri renk gibi kullanarak mısralarıyla şiirinin resmini yapar. Servet-i Fünûncuların geliştirdikleri “serbest müstezat”ı “serbest nazım”a doğru götürür.
Son dönem şiirlerinde de akşamın renklerinden, duygularından vazgeçmez. Genelde dört mısralık şiirlerini daha sade bir dille yazar. Aruzu ustalıkla kullanır ve bütün şiirlerini aruzla yazmıştır. Şiirle ilgili düşüncelerini, “Piyale” adlı şiir kitabının başına ön söz olarak yazdığı “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” adlı yazısında dile getirmiştir. Haşim’e göre şiir; “Söz ile musiki arasında, sözden çok musikiye yakın” olmalıdır. O, şiirde anlam armayı, güzel ötüşlü bir kuşu, bir lokmacık eti için öldürmeye benzetir.
Ahmet Haşim, hem Fecr-i Âtî topluluğunun hem de modern Türk şiirinin en önemli şairlerindendir. Saf (öz) şiir anlayışına bağlıdır. “Sanat sanat içindir” anlayışını benimser. Şiirde konudan çok söyleyişi önemser. Şiirlerinde “aşk, doğa, çocukluk hatıraları, gerçek hayattan kaçış” konuları önemli yer tutar. Önceleri daha ağır bir dil kullanmakla birlikte, son dönem şiirlerinde daha sade bir dile yönelir. Şiir dışında; fıkra, gezi yazısı ve sohbet türlerinde de önemli eserler vermiştir. Nesir dili oldukça sadedir.
ESERLERİ Şiir: Göl Saatleri, Piyale Fıkra: Bize Göre (Bu kitaptaki bazı yazıları, deneme türünün edebiyatımızdaki ilk örnekleri olarak kabul edilmektedir.) Gezi Yazısı: Frankfurt Seyahatnamesi, Paris Seyahatnamesi (Bu ikincisi, Bize Göre adlı eserinin sonundadır.) Sohbet (Söyleşi): Gurabahane-i Lâklakan (Fıkra özelliği de gösteriyor.)

TAHSİN NAHİT (1887 - 1919)
Fecr-i Âtî topluluğu şairi ve oyun yazarıdır. Bireysel konulu şiirler yazmıştır. Şiirleri sanat değeri bakımından çok güçlü değildir. Daha çok Ahmet Haşim’in etkisindedir. Tiyatro eserleri de yazmıştır.
ESERLERİ Şiir: Ruh-i Bîkayd Tiyatro: Hicranlar, Jön Türk, Firar, Kırık Mahfaza.

DÖNEMİN BAĞIMSIZ SANATÇILARI
Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî dönemlerinde yazdıkları halde bu topluluklara katılmayan, yazarlık hayatlarını bağımsız olarak sürdüren sanatçılardır: Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar.

AHMET RASİM (1865 - 1932)
Ahmet Rasim, ilk denemelerini Ahmet Mithat’ın çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımladı. Pek çok gazete ve dergide yazdı. Fıkralarının yanı sıra makaleler, şiirler, hikâyeler, romanlar, mektuplar, hatıralar, tarihler kaleme aldı, çeviriler yaptı.
Ahmet Rasim, çocukluk günlerini olduğu kadar, İstanbul çevresini ve öğrencilik hayatını da neşeli ve renkli bir şekilde anlatır. Her kesimden halkın değişik hayat tarzlarını, inançlarını, gelenek ve göreneklerini gözler, incelikleriyle yazılarına yansıtır. Cümleleri kısa ve hareketlidir. Yazılarında, fıkralarında günlük konuşma dilini kullanır. İstanbul ağzının bütün inceliklerini bilir. Hayata gülümser, iyimserlikle yaklaşır. Bu yönleriyle döneminin diğer yazarlarından ayrılır.
Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi’nin roman ve hikâyeleriyle yaptığını; sohbet(musahabe), fıkra ve makale türünde yazdığı eserleriyle yapmış, İstanbul’un elli yıllık dönemini anlatmıştır. Ahmet Mithat geleneğini benimseyen sanatçının yazdıkları, güncel olayları anlattığı ve belli mekânlarda geçtiği için uzun ömürlü olamamıştır. Fakat bu eserler, onun yaşadığı dönemi yansıtan çok değerli birer kaynak niteliğindedir. O, edebiyatımızda; hatıra, sohbet, fıkra ve makaleleriyle tanınır. Romanları başarısızdır. Çoğunun güftesi kendine ait olan altmış kadar da şarkı bestesi yapmıştır, yani aynı zamanda bir müzik adamıdır.
ESERLERİ Fıkra: Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman Hatıra (anı): Gecelerim, Falaka, Gülüp Ağladıklarım Sohbet (söyleşi): Muharrir Şair Edip, Muharrir Bu Ya, Ramazan Sohbetleri, Tarih ve Muharrir…

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1864 - 1944)
Hüseyin Rahmi Gürpınar, yazmaya erken yaşlarda başlar. Halkı, çevreyi, hayatı bilir. İnsanları gelenek ve görenekleriyle, kendi ortamları içinde canlandırır, kendi dilleriyle konuşturur. Bundan ötürü onun eserleri, çağının ve toplumunun “sergisi” sayılır. Ahmet Mithat Efendi’nin “halk için roman” anlayışına uygun eserler vermiştir. İlk romanı “Şık” ile tanınmış ve sevilmiştir.
Dedikoducu, kavgacı mahalle kadınları, kalem efendileri, konak beyleri, mürebbiyeler (kadın öğretmenler), cariyeler, cahiller, külhaniler, dalkavuklar, züppeler, büyücüler ile gelin-kaynana problemleri, aile hayatları, değer çatışmaları gibi konuları eserlerinde gerçekçi bir yaklaşımla son derece canlı bir şekilde işlemiştir. Mizah, onun sanatının en hoşa giden taraflarından biridir. Eserlerindeki tipleri tanıtmaktan çok, karikatürlerini çizer gibidir. Anlatımı genel olarak sadedir. Edebiyatımızda “popüler roman”ın en tanınmış yazarlarından biridir. Eserlerinde İstanbul’un yoksul ve orta sınıfının hayatını anlatır. Kimi romanlarında eski İstanbul hayatının tasvirlerine de rastlanır. Söz gelimi “Cehennemlik” ve “Metres” adlı romanlarında Boğaziçi yalılarındaki; “İffet”, “Şıpsevdi”, “Tesadüf” gibi romanlarında Aksaray’daki hayatı anlatır. Natüralizm akımından etkilenmiştir.
ESERLERİ Roman: Şık, Şıpsevdi, Mürebbiye, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Gulyabani, İffet, Cehennemlik, Nimetşinas, Metres, Ben Deli miyim?, Kaynanam Nasıl Kudurdu, Evlere Şenlik, Utanmaz Adam… Hikâye: Kadınlar Vaizi, Melek Sanmıştım Şeytanı, İki Hödüğün Seyahati, Meyhanede Hanımlar, Gönül Ticareti… Tiyatro: Hazan Bülbülü, Kadın Erkekleşince.

OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMİNDE ORTAYA ÇIKAN DÜŞÜNCE AKIMLARI

Osmanlı Devleti’nin pek çok alanda güç duruma düştüğü 19. yüzyılda, devletin eski parlak devirlerine dönmesi için birtakım yapılanma çalışmaları sürerken bazı devlet adamları ve aydınlar yurt içinde ve dışında farklı arayışlara girdiler. Bunun sonucunda çeşitli düşünce akımları ortaya çıktı ve gelişti. Bu akımların başlıcaları şunlardır: Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük.
Batıcılık (Garpçılık): Batılı tarzda düşünme, hareket etme ve yaşamayı esas alan anlayıştır. Bazı Osmanlı aydınları Batılılaşmayı, devletin sorunlarını çözmede dinamik ve etkili bir çözüm yolu olarak görürler. Bu aydınlar, Batı medeniyeti çizgisinde – Osmanlı’nın kendi temel dinamiklerine zarar vermeden – ilerlemeyi amaçlar. Meşrutiyet döneminde (1876 – 1923) Abdullah Cevdet’in başını çektiği, Celâl Nuri gibi bazı aydınlarca desteklenen bir düşüncedir.
Osmanlıcılık: Fransız İhtilâli’nden sonra dünyada yayılan milliyetçilik akımı, Osmanlı coğrafyasında yer alan bazı toplumların bağımsız devletler kurma düşüncelerini güçlendirir. Aydınlar, bunun önüne geçmek için ilk olarak II. Mahmut zamanında, ırktan çok vicdani bir milliyetçilik anlayışı ortaya koyan Fransız modeli milliyetçilikten yola çıkarak “Osmanlı Milleti” oluşturma fikrini savunurlar. Hem Müslüman olan hem de Müslüman olmayan unsurları bir arada tutmak amacı güdülür. Bu anlayışın gelişmesi için Ali Paşa ve Fuat Paşa büyük çaba harcar. Din farkı gözetmeksizin “toplumsal birliktelik” düşüncesiyle ortaya atılan bu görüşün önemli savunucuları şunlardır: Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ziya Paşa, Agâh Efendi, Mithat Paşa…
İslâmcılık: Islahat Fermanı, Osmanlıcılık akımından çok İslâmcılık akımının gelişmesine yol açtı. Müslüman olmayan unsurlara tanınan ayrıcalıklar Müslüman aydınları harekete geçirdi. Bunun sonucunda İslâmcılık düşüncesi ortaya çıktı. Avrupalıların Panislâmizm dedikleri bu düşünce; Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika’daki Müslüman unsurların bir arada tutulması için çare olarak düşünülmüştür. Sultan Abdülaziz döneminde başlayan bu akım II. Abdülhamit tarafından desteklenmiş, Cemaleddin Afgani tarafından sistemleştirilmiştir. Bu akımın önemli temsilcileri; Mısır’da Muhammed Abduh, Balkanlar’da Filibeli Ahmet Hilmi Bey, İstanbul’da Sait Halim Paşa, Mehmet Akif ve Eşref Edip’tir.
Türkçülük: 1789 Fransız İhtilâli bütün dünyada olduğu gibi, Osmanlı’da da milliyetçilik hareketlerinin fitilini ateşler. Ancak Osmanlı İmparatorluğu çok milletli, çok dilli, çok dinli bir devlet olduğu ve devleti kuran temel unsur da Türk unsuru olduğu için, Türkçülük düşüncesi adeta diğer bütün unsurlar ayrıştıktan sonra ortaya çıkmıştır.
Kaşgarlı Mahmut’tan Âşık Paşa’ya, değişik yazarlarca ele alınan milliyetçi damar, II. Meşrutiyet’e kadar siyasi bir anlayış olmaktan ziyade bir kültür ve sanat anlayışı olarak gelişir. Şemseddin Sami’den Ahmet Vefik Paşa’ya, Süleyman Paşa’dan Ziya Paşa’ya dek gündeme getirilen “Türkçe’nin sadeleştirilmesi” fikri siyasi bir hedefe yönelik değildir. II. Meşrutiyet’ten sonra Türkçülüğün sosyolojik, tarihî, felsefî ve siyasî teorisinin oluşturulmasının mimarı Ziya Gökalp’tir. Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfeddin gibi aydınlar Türkçülük fikrinin önemli savunucularıdır.
Türkçülük akımı, Osmanlı coğrafyası dışındaki Türklere de ilgi duyan bir akımdır.

MİLLÎ EDEBİYAT (1911-1923)

Millî Edebiyat Akımının Oluşumu ve Genel Özellikler: II. Meşrutiyet’in ilânı (1908), bunu izleyen 31 Mart Vakası, Balkan (1912-1913) ve I. Dünya (1914-1918) Savaşları Osmanlı Devleti’ni derinden etkiler. Devleti, içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarma çabaları, yeni fikir hareketlerini doğurur.
Yaşanan acı yenilgiler, yıkımlar, başarısızlıkla sonuçlanan girişimler aydınları, Türklerin millî kimliğini belirleme ve birliğini kurma yolunu bulmaya yöneltir. “Milliyetçilik” akımı bu yönelişle ortaya çıkar.
XX. yüzyılın başlarında “Milliyetçilik” hareketleri önce kültür alanında kendini gösterir. Tanzimat döneminde Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi yazarlar sade Türkçe’yi savunarak “dilde milliyetçilik” akımının öncülüğünü yaparlar. Şemsettin Sami, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa gibi edebiyat ve bilim adamları Türk dili ve tarihi alanında önemli çalışmalara imza atarlar.
XX. yüzyılın başlarında “Milliyetçilik” hareketleri kendi özünü bulur. 1908’de Türk Derneği kurulur; Türklerin geçmişini araştırmak, Türkçe’yi yabancı kural ve kelimelerden arındırmak amacıyla aynı adla bir dergi çıkarılır. Bunu, 1911’de Türk Yurdu Derneği ve Türk Yurdu dergisi izler. 1912’de Türk Ocağı kurulur. Bu derneklerde Orta Asya, Azerbaycan Türkleri ve onların şiveleriyle ilgili çalışmalar yapılır.
Bu arada, XX. Yüzyılın başlarında birbiri ardınca kurulan milliyetçi derneklerden önce, 1897’de Mehmet Emin Yurdakul, “Ben Bir Türküm” diye başlayan şiirini yazdı. Daha sonra 1905’te Selânik’te çıkan “Çocuk Bahçesi” adlı dergide, sade Türkçe ve hece ölçüsüyle millî duyguları dile getiren başka şiirler kaleme aldı. Bu şiirler daha sonra, “Türkçe Şiirler” adıyla kitaplaştırıldı ki, Millî Edebiyat akımını hazırlayan en önemli faktörlerden biri de, Yurdakul’un hece ile ve sade Türkçe’yle yazdığı bu şiirlerdir.
Millî Edebiyat akımının öncüleri 1911’de Selânik’te “Genç Kalemler” dergisi çevresinde toplanan Ömer Seyfeddin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’tir. Çıkarılan dergilerde millî duygu ve düşünceleri dile getiren yazılar, şiirler yayımlanır. Ziya Gökalp, Türkçülüğü düşünceleriyle yönlendirir. Fuat Köprülü, dış Türklerin tarih ve kültürlerine de uzanan incelemeler yayımlar. Ömer Seyfeddin yazıları ve hikâyeleriyle bu yeni akımı savunur. Ömer Seyfeddin’in “Genç Kalemler” dergisinde yayımlanan “Yeni Lisan” başlıklı makalesi bir bakıma Millî Edebiyat akımının bildirisi (beyannamesi manifestosu) niteliğindedir. O, “saf, sade ve temiz Türkçe”yi savunarak “Yeni Lisan” hareketine büyük katkıda bulunur. Onun bilhassa dil konusundaki yazıları ilgi uyandırır. Millî Edebiyat akımının ortaya çıkmasından kısa süre sonra Fecr-i Âtî topluluğu dağılmış ve bu topluluğun; Yakup Kadri, Refik Halit, Fuat Köprülü, Halide Edip, Hamdullah Suphi gibi pek çok üyesi Millî Edebiyat hareketine katılmıştır. Hatta Servet-i Fünûncu Ahmet Hikmet Müftüoğlu da bu dönemde ateşli bir Türkçülük savunucusu olmuş ve Millî Edebiyat akımının ilkeleri doğrultusunda hikâyeler yazmıştır.
Millî Edebiyat akımına bağlanan aydınlar ve sanatçılar; şiir ve nesirle ilgili olarak şu ilkelerde birleşirler: 1- Dil, sade halk Türkçesi olmalıdır. 2- İstanbul Türkçesi temel alınmalıdır. 3- Dilimize Türkçe’nin dil bilgisi kuralları hakim olmalı; Arapça ve Farsça dil bilgisi kuralları bırakılmalıdır. 4- Dilimize yerleşmiş, halkın kullandığı ve anlamını bildiği yabancı kökenli kelimelere dokunulmamalıdır. 5- Şiirde hece ölçüsü kullanılmalıdır. 6- Halk edebiyatının nazım biçimlerinden ve türlerinden yararlanılmalıdır. 7- Konular halkın yaşayışından alınmalı; millî kaynaklara, yurt gerçeklerine ve ülke meselelerine yönelinmelidir.

MEHMET EMİN YURDAKUL (1869 – 1944)

Mehmet Emin Yurdakul, Edebiyat-ı Cedide döneminde şiir yazmaya başlar. Bu dönemde bile hece ölçüsünü kullanmış ve sade Türkçe’yle yazmıştır. Anadolu insanının dertlerini, millî duygularını şiire aktarmıştır. 1897’de Osmanlı-Yunan savaşı sırasında yazdığı, “Ben bir Türk’üm” diye başlayan “Cenge Giderken” şiiriyle dikkati çeker. Bu şiiri diğerleri izler ve daha sonra bunlar, “Türkçe Şiirler” adıyla bir kitapta toplanır. Şiirleri estetik ve teknik bakımdan çok başarılı değildir. Fakat o, ele aldığı konular bakımından halkın ruhunu şiirlerine yansıtmış, halkına karşı sorumlu aydın tavrının hakkını vermiştir. “Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet / Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” mısraları da ona aittir.
Mehmet Emin Yurdakul, ele aldığı konular ve bunları ele alış biçimiyle, kullandığı sade Türkçe ile ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirleriyle Millî Edebiyat akımının hem hazırlayıcısı hem de öncüsü olmuştur.
ESERLERİ Şiir: Türkçe Şiirler, Türk Sazı, Ey Türk Uyan, Ordunun Destanı, Aydın Kızları, İsyan ve Dua, Turan’a Doğru, Tan Sesleri, Dicle Önünde, Ankara. Nesir: Fazilet ve Asalet, Türk’ün Hukuku, Dante’ye.


ZİYA GÖKALP (1876 – 1924)
Ziya Gökalp, 1910 yılında Selânik’e giderek orada, “Genç Kalemler” dergisini çıkaran Ömer Seyfeddin ve Ali Canip Yöntem ile tanıştı. Dergide “Gökalp” takma adıyla 1911’de ünlü “Turan” şiirini yayımladı. Bunu başka yazıları takip etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde ağırlıklı bir yere sahip oldu. Türkçülük ve sosyoloji alanlarında bilimsel çalışmalar yaptı. “Türkçülüğün Esasları” adlı eseriyle Türkçülük akımını bir sisteme oturttu. Millî Edebiyat akımının “fikir” kanadında yer aldı. Gökalp’in Türkçülüğü; “dil, iktisat, edebiyat, güzel sanatlar ve siyaset” alanlarındadır. “Türkçülük, Türk toplumunu yükseltmektir.” der ve bunun için de ilim, fen ve tekniği Batı’dan, kültürü milletten alıp millî yükselişi ve birliği sağlayabileceğimizi söyler.
Ziya Gökalp başlangıçta, bütün Türkleri tek bayrak altında toplayan bir “Turan ülkesi” hayal etmiştir. Türk milliyetçiliği fikrini; “Turancılık”, “Oğuzculuk ve Türkmencilik”, “Türkiyecilik” devrelerine ayırmış, “Türkiyecilik”te karar kılmıştır. Gökalp, sosyoloji alanındaki çalışmalarında Fransız sosyolog Emile Durkheim (Emil Durkeym)in yolundan yürümüş ve kendisi de Türk sosyolojisinin kurucusu olarak görülmüştür. O, şiiri de düşüncelerini anlatmada bir araç olarak kullanmış, dolayısıyla genel olarak öğretici (didaktik) şiirler yazmıştır. Türkçe ile ilgili düşüncelerini ünlü “Lisan” adlı şiirinde ifade etmiştir. İslâmiyet öncesi Türk tarihiyle ilgili araştırmalar da yapmıştır.
ESERLERİ Şiir: Kızıl Elma, Altın Işık, Yeni Hayat (Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı bir romanı vardır.) Makale: Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak İnceleme: Türkçülüğün Esasları, Türk Medeniyeti Tarihi Mektup: Malta Mektupları
ÖMER SEYFEDDİN (1884 – 1920)
Asıl mesleği askerlik olan Ömer Seyfeddin, 1910 yılında subaylıktan istifa ederek Selânik’e gelmiş, burada Ali Canip’le birlikte Genç Kalemler dergisinde yayımladıkları yazılarla (bilhassa “Yeni Lisan” başlıklı makalesiyle) Millî Edebiyat akımını başlatmışlardır. Aynı yıl Gökalp de Selânik’e gelmiş ve bu iki yazara katılmıştır.
Ömer Seyfeddin, edebiyatımızda “Maupassant tarzı hikâye” olarak da bilinen “olay hikâyesinin” en önemli temsilcisidir. Hikâyelerinin konularını genellikle; Türk tarihinden, toplum sorunlarından, çocukluk hatıralarından ve Balkanlardaki Türklerden, onların yaşadıkları zulümlerden almıştır. Kısa cümlelere dayanan, okurun dikkat ve heyecanını canlı tutan bir anlatımı vardır. Düşüncesini hikâyenin akışı içine ustalıkla yerleştirir. Hikâyelerinde birtakım efsanelerden, menkıbelerden yararlanmıştır. “Yeni Lisan” başlıklı makalesinde dile getirdiği ilkeleri hikâyelerinde uygulamış ve böylece “dilde sadeleşme” akımına öncülük etmiştir.
Ömer Seyfeddin, otuz altı yıllık kısa ömrünün son on yılına yüz kırk kadar hikâye ile pek çok yazı ve şiir sığdırmış, bunların çok büyük bölümünü de, Kabataş Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptığı son altı yılda yazmıştır. Hikâyelerinde millî bilinci uyandırma ve güçlendirme amacı gütmüştür. “Toplum için sanat” anlayışıyla millî değerlere yönelmiş realist bir yazardır. Mizahtan da geniş ölçüde yararlanarak toplumdaki aksayan tarafları eleştirmiştir. Bu bakımdan hikâyeleri toplumsal hiciv karakteri de taşır. O, Sami Paşazade Sezai ve Halit Ziya Uşaklıgil’den gelen hikâyeciliğimizde yeni bir duraktır.
ESERLERİ Hikâye: Kaşağı, İlk Düşen Ak, Pembe İncili Kaftan, Bahar ve Kelebekler, Yüksek Ökçeler, Gizli Mabet, And, Beyaz Lâle, Bomba, Asilzadeler… Roman: Efruz Bey, Yalnız Efe, Harem.
ALİ CANİP YÖNTEM (1887 – 1967)
Ali Canip Yöntem, önce Fecr-i Âtî topluluğuna girmiş ve bu topluluğun sanat anlayışına uygun şiirler yazmıştır. Daha sonra Millî Edebiyat hareketine katılmış, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’le birlikte bu hareketin öncülüğünü yapmıştır. Şiirlerinde hem heceyi hem de aruzu kullanmıştır. Millî Edebiyat akımına yönelik eleştirilere genellikle o cevap vermiştir. Zamanla şiiri bırakmış, eleştiri, makale ve edebiyat tarihi türlerinde yazmıştır.
ESERLERİ Şiir: Geçtiğimiz Yol İnceleme-Makale: Ömer Seyfeddin’in Hayatı ve Eserleri, Millî Edebiyat Meseleleri Eleştiri: Cenap Bey’le Münakaşalarım

MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ (1876 – 1927)
Edebiyat dünyasına Fecr-i Âtî topluluğunda şiir türüyle girdi. Sonraları Millî Edebiyata katıldı. Türk kültürü, dili ve uygarlığıyla ilgili çok önemli çalışmalar ve araştırmalar yaptı. Türk edebiyatı tarihi alanında, dünyaca ünlü bilim adamımızdır.
ESERLERİ Edebiyat Tarihi-Makale: Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları, Türk Saz Şairleri, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Türkiye Tarihi, Azerî Edebiyatına Ait İncelemeler…

YUSUF AKÇURA (1876 – 1935)
Yusuf Akçura, Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerindendir. 1904 yılında Mısır’da “Türk” adlı bir gazetede yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesi onu Türk siyasî hayatında önemli bir isim haline getirdi. Türkçülük akımının bildirisi kabul edilen bu makalede Akçura, Osmanlı’nın toparlanabilmesi için üç ana görüşün (Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık) bulunduğunu ve bunlar arasında en uygun görüşün Türkçülük olduğunu savunmuştur. ESERİ Makale: Üç Tarz-ı Siyaset.

REFİK HALİT KARAY (1888 – 1966)
Refik Halit Karay, önce Fecr-i Âtî topluluğu içinde yer almış, daha sonra Millî Edebiyat akımına katılmıştır. Hikâye, roman, mizah, fıkra ve deneme türlerinde eser vermiştir. “Aydede” adlı bir mizah dergisi çıkarmış, “Kirpi” takma adıyla mizahî yazılar yazmıştır. Uzun yıllar sürgün hayatı yaşamış, gerek Anadolu’yu ve gerekse Anadolu dışında görüp yaşadıklarını hikâyelerine yansıtmıştır. Edebiyatımızda, “Memleket Hikâyeleri” ve “Gurbet Hikâyeleri” adlı hikâye kitaplarıyla ve siyasî, mizahî yazılarıyla tanınır. Güçlü bir dış gözlem yeteneğine sahip olan Refik Halit, eserlerinde Türkçe’yi büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Kendine has sıcak, akıcı bir üslûbu vardır. İnsanların, dürüst olmayan, kurnaz ve çıkarcı yönlerini ustaca ortaya koyar. Bunun sonucunda da ister istemez mizaha ve eleştiriye kayar.
ESERLERİ Hikâye: Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri.  Roman: Sürgün, Bugünün Saraylısı, Nilgün, Yezidin Kızı, İstanbul’un İçyüzü, Dişi Örümcek, Çete, Dört Yapraklı Yonca, Kadınlar Tekkesi, Yer Altında Dünya Var, Karlı Dağdaki Ateş… Hatıra: Üç Nesil Üç Hayat, Bir Ömür Boyunca. Hiciv-Mizah: Kirpinin Dedikleri, Guguklu Saat, Sakın Aldanma İnanma Kanma…

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU ( 1889-1974 )
Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda romantik-realist hikâye ve mensur şiirlerle girdi. Daha sonra Millî Edebiyat topluluğuna katıldı. Romanlarında Türk toplumunun “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e” geçirdiği dönüşümleri anlatmıştır. Romanlarını sağlam bir teknikle kaleme almış, karakterleri başarıyla canlandırmıştır. Realizmden etkilenmiş, toplum için sanat anlayışına bağlanmıştır. Batı edebiyatı realist ve natüralistlerinden, bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola’dan etkilenmiştir. Türk edebiyatına tezli roman düşüncesini (özellikle Yaban ile) getirmiştir. Roman dışında hikâye, hatıra, monografi, deneme, makale, mensur şiir türlerinde de eser vermiştir. 
“Kiralık Konak” romanında, Tanzimat’tan I. Dünya Savaşı’na kadarki dönemde Batılılaşmanın toplumumuzdaki etkileri ve art arda yetişen üç neslin fikir ayrılıkları, çatışmaları anlatılır. “Bir Sürgün” romanında Paris’e kaçan Jön Türkler, “Nur Baba”da Bektaşîliğin son zamanlardaki yozlaşmış hâli; “Hüküm Gecesi”nde 2. Meşrutiyet’ten sonraki parti kavgaları; “Sodom ve Gomore”de İstanbul’un işgali sırasındaki bozgunculuk; “Yaban”da İstiklâl savaşı yıllarındaki Anadolu köylüsü, aydın-taşralı ilişkisi ve bunların birbirine bakışı; “Ankara” romanında yeni kurulan Ankara’nın durumu anlatılır. “Panorama”da ise Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yenilikler, politika, toplum ve kültür hayatımız, Atatürk’ün ölümünden sonraki yıllar ele alınır.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Bir Sürgün, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Panorama I-II, Hep O Şarkı. Hikâye: Millî Savaş Hikâyeleri, Bir Serencam, Rahmet. Mensur Şiir: Erenlerin Bağından, Okun Ucundan. Hatıra (Anı): Anamın Kitabı, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Politikada Kırk Beş Yıl, Zoraki Diplamat, Vatan Yolunda. Monografi: Ahmet Haşim, Atatürk. Makale: Ergenekon.
HALİDE EDİP ADIVAR (1884-1964 )
Edebiyat dünyasında “Halide Salih” imzasıyla tanınan sanatçı; roman, hikâye, hatıra, tiyatro, inceleme, mensur şiir türlerinde; bilim ve düşünce alanlarında eser vermiştir. Eserlerinde gözlem ve tasvirleri güçlü; fakat dil ve anlatım savruk ve özensizdir. Sade bir Türkçesi vardır.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine Sultanahmet ve Fatih mitinglerinde ateşli konuşmalar yapmış, Kurtuluş Savaşı’na katılan ilk kadın aydın olmuştur.
Romanlarının ortak özelliği; sevgi, ruh çözümlemeleri, olağanüstü güçlü kişiliği olan kadın kahramanlar ve onların psikolojisidir. İlk romanlarında İngiliz edebiyatının etkisiyle aşk ve kadın psikolojisi üzerinde durmuş (Seviye Talip, Handan gibi), ikinci dönem romanlarında Kurtuluş Savaşı dönemini, Millî Mücadele ruhunu (Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye gibi) yansıtmıştır. Son dönemde ise; belli bir dönemin tarihî, sosyal şartlarının, gelenek ve göreneklerinin insan hayatına yön verişini konu edinen töre romanları yazmıştır. (Sinekli Bakkal, Tatarcık, Sonsuz Panayır gibi)
NOT: Sinekli Bakkal, 1942 CHP roman yarışmasında birinci olmuştur. Aynı yarışmada Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” adlı romanı ikinci, Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fahim Bey ve Biz” adlı romanı da üçüncü olmuştur. “Mor Salkımlı Ev”de, kendi çocukluk hatıralarını anlatmıştır. “Vurun Kahpeye” romanında ise, Anadolu’ya öğretmen olarak atanan genç bir kız olan Aliye’nin, düşman işbirlikçileri tarafından iftira sonucunda linç edilişi anlatılır.
ESERLERİ Roman: Seviye Talip, Handan, Zeyno’nun Oğlu, Sinekli Bakkal, Yeni Turan, Yol Palas Cinayeti, Tatarcık, Sonsuz Panayır, Harap Mabetler, Akile Hanım Sokağı, Raik’in Annesi, Kalp Ağrısı, Döner Ayna, Mev’ut Hüküm. Hikâye: Dağa Çıkan Kurt, İzmir’den Bursa’ya. Hatıra (Anı): Mor Salkımlı Ev, Türk’ün Ateşle İmtihanı. Tiyatro: Kenan Çobanları, Maske ve Ruh.

EBUBEKİR HÂZIM TEPEYRAN (1864 – 1947)
Ebubekir Hâzım Tepeyran, Nabizade Nazım’ın Karabibik romanından sonra “köy”ü konu edinen ikinci eser olan “Küçük Paşa” romanıyla tanınmıştır. Bir köylü kadınla oğlunun hayat hikâyesini anlattığı bu romanda Anadolu köyünü gerçek ve nesnel (objektif) çizgilerle yansıtmıştır.
ESERLERİ Roman: Küçük Paşa. Hatıra (anı): Belgelerle Kurtuluş Savaşı Hatıraları
Hikâye: Eski Şeyler.
HALİDE NUSRET ZORLUTUNA (1901 – 1984)
Halide Nusret Zorlutuna, Kurtuluş Savaşı yıllarında yayımlanan “Git Bahar” şiiriyle tanındı. Hece ölçüsüyle ve sade bir dille şiirler yazdı. Öğretmenlik yıllarıyla ilgili hatıralarını “Benim Küçük Dostlarım” adlı eserinde topladı. Cumhuriyet sonrasında “Hisar” dergisi çevresinde bulundu.
ESERLERİ Hatıra: Benim Küçük Dostlarım, Bir Devrin Romanı. Şiir: Geceden Taşan Dertler, Yayla Türküsü, Yurdumun Dört Bucağı, Ellerim Bomboş. Roman: Sisli Geceler, Gülün Babası Kim, Aşk ve Zafer.

MUSAHİPZADE CELÂL (1870 – 1959)
Musahipzade Celâl, Millî Edebiyat dönemi tiyatro yazarıdır. Teknik bakımından zayıf, fakat gözlem, tarihî ayrıntı ve yergi bakımlarından başarılı komediler yazmıştır. Eserlerinin konularını Osmanlı İmparatorluğu’ndan, kendi deyimiyle “tarihin gölgesi altında hayal-meyal seçilen halk hayatından” almıştır.
ESERLERİ Tiyatro: Bir Kavuk Devrildi, Aynaroz Kadısı, Köprülüler, Fermanlı Deli Hazretleri.

MİTHAT CEMAL KUNTAY (1885 – 1956)
Mithat Cemal Kuntay, “vatan, millet, kahramanlık” konularında aruzla yazdığı epik ve lirik şiirleriyle tanınır. Mehmet Akif’in yakın arkadaşı da olan Kuntay’ın “Üç İstanbul” adlı bir romanı da vardır. “Üç İstanbul”da yazar; Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke dönemleri İstanbul’unu anlatır. Eser, çökmüş kurumları ve yozlaşmış insanların aşk ve çıkar ilişkilerini ele alırken daha geniş boyutta Osmanlı Devleti’nin hangi şartlarda çöküşe gittiğini de sergiler.
ESERLERİ Şiir: Türk’ün Şehnamesi Roman: Üç İstanbul Monografi: Mehmet Akif, Namı Kemal.

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI (1869 – 1949)
“Filozof Rıza” olarak da tanınan Rıza Tevfik, “Uçun Kuşlar” adlı şiiriyle geniş kesimlerce sevildi. Başlangıçta Abdülhak Hâmid ve Tevfik Fikret etkisinde aruz ölçüsüyle şiirler yazmış; zamanla asıl edebî kişiliğini oluşturan Âşık Tarzı ve Dinî-Tasavvufî halk şiiri geleneğinden faydalanarak duygulu, içten koşma ve nefesler kaleme almıştır. Şiir dışında felsefe ve edebiyat tarihi alanlarında da eser vermiştir.
ESERİ Şiir: Serab-ı Ömrüm

MİLLÎ EDEBİYAT DÖNEMİNDE BAĞIMSIZ SANATÇILAR

MEHMET AKİF ERSOY (1873 – 1936)
Mehmet Akif’in ilk şiiri 1895’te Resimli Gazete’de yayımlandı. Daha sonra Servet-i Fünûn dergisine geçti. 1908’de Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonrasında Sebilü’r-Reşat dergilerinde yazılarını ve şiirlerini yayımladı. Şiirlerini genel olarak sade bir dille kaleme aldı. Aruzu Türkçe’ye başarıyla uyarladı. İslâmcılık düşüncesini ve İslâm birliğini savundu. Kurtuluş Savaşı yıllarında halkı Millî Mücadeleye teşvik için camilerde vaazlar verdi, şiirleriyle halka ümit aşıladı. Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği dönemde (1921) İstiklâl Marşımızı yazdı ve ordumuza bağışladı.
Akif, kuvvetli bir gözlemcidir. Toplumun meselelerini gerçekçi bir bakış açısıyla anlatmış, olayları manzum hikâyelerinde canlı, sade bir anlatımla ve tasvirlerle ortaya koymuştur. O, “Hayal ile yoktur benim alışverişim / Ne söylemişsem görüp de söylemişim” diyecek kadar gerçekçi; “Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” diyecek kadar da “doğru” bir insandır.
Mehmet Akif’in en ünlü şiirleri; “İstiklâl Marşı, Çanakkale Şehitlerine, Bülbül vb.” en çok tanınan manzum hikâyeleri ise; “Küfe, Seyfi Baba, Hasta” gibi eserleridir. Akif, şiirlerini yedi ayrı kitapta toplamıştır. Ölümünden sonra bu yedi kitap ve bu kitapların dışında kalan şiirleri, birinci kitabın adı olan “Safahat” adı altında tek kitapta toplanmıştır. Şiirlerinin dışında, çeşitli yayın organlarında yayımlanan nesirleri de sonradan kitap haline getirilmiştir.
ESERLERİ Şiir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler.
YAHYA KEMAL BEYATLI 1884 – 1958)
Yahya Kemal’in çocukluğu, doğduğu yer olan (Bugün Makedonya’nın başkenti) Üsküp’te geçer. 1902’de İstanbul Vefa İdadisi’ni bitirir. 1903’te Paris’e gider. Paris’te parnasizm ve sembolizm akımlarının etkisiyle yazılmış şiir örnekleriyle tanıştı. Mallarme, Verlaine, Hugo, Baudelaire gibi şairlerden etkilendi. Paris’te geçirdiği yıllar onun tarih, sanat ve şiir görüşünü yeniden yoğurdu. Tarihçi Albert Sorel’in derslerini ilgiyle izledi. Ondan aldığı ilhamla ve onun etkisiyle Osmanlı tarihini ve Klasik edebiyatı dikkatle inceledi. Kendince bazı kararlar aldı. Bu kararlar uyarınca Osmanlı uygarlığına, kültür ve edebiyatına büyük değer ve önem verdi. Türk (Osmanlı) tarihinden aldığı ilhamla, tarihî coşkuyu işleyen şiirler yazdı. Öte yandan klasik şiirin ilhamıyla yazdığı şiirler sonradan “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adlı kitapta toplandı.
Yahya Kemal, en güzel şiirlerini elli yaşından sonra yazdı. Onun şiirlerinde çok okumuş, araştırmış, düşünmüş ve yaşamış bir insanın olgun havası vardır. Şairin bir başka özelliği de Osmanlı tarihinin zafer sayfalarını bir destan şairi ruhuyla şiirleştirmesidir. “Mohaç Türküsü, Akıncılar, Selimname, Açık Deniz vb.”
Şair son dönemde “düşünce” unsurunun büyük yer tuttuğu şiirler kaleme alır. “Ölüm” temasını sıkça işler. Gerçi ölümden ürkmez, onu rindçe karşılar, fakat “vatandan ayrılışın ıstırabı” kendisine zor gelir. Onun için ölüm; bilinmeyen, korkunç bir şey değil, belki İstanbul dışında geçirilecek özlem dolu uzun bir gecedir. “Yol Düşüncesi, Sonbahar, Sessiz Gemi, Rindlerin Ölümü, Rindlerin Akşamı” gibi şiirler bu görüşü yansıtır.
Bu örneklerin dışında Yahya Kemal, Osmanlı uygarlığına duyduğu hayranlığı da “Itrî, Bir Tepeden vb.” şiirlerinde işler. Ayrıca “Mehlika Sultan, Nazar” gibi birkaç efsane-şiir de kaleme alır.
Yahya Kemal bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle, sadece “OK” şiirini hece ölçüsüyle yazdı. Aruzu Türkçe’ye başarıyla uygulayan şairlerimizdendir. O, aynı zamanda bir İstanbul âşığıdır. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış olan şiir, deneme, makale, hatıra, mektup ve hikâyeleri, ölümünden sonra dostları ve sevenleri tarafından 1961’de kurulan Yahya Kemal Enstitüsü’nün çabalarıyla derlenerek kitaplaştırılmıştır.
ESERLERİ Şiir: Kendi Gökkubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyla, Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş. Nesir: Siyasî ve Edebî Portreler, Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasî Hikâyeler, Edebiyata Dair, Mektuplar-Makaleler.
ÖZ (SAF) ŞİİR
Türk edebiyatında Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in öncülük ettiği; sonrasında da Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Asaf Hâlet Çelebi gibi şairler tarafından devam ettirilen bir şiir anlayışıdır. Paul Verlaine, Paul Valery, Mallarme, Baudelaure gibi Fransız sembolist şairlerinden etkilenilmiştir.
Saf (öz) şiir anlayışını benimseyen şairlere göre, önemli olan “iyi” ve “güzel” şiir yazmaktır. Sanat için sanat anlayışına bağlıdırlar. Şiiri soylu bir sanat ve uğraş olarak görürler. Bireyin iç dünyasını, insanın evrensel duygularını (yalnızlık, aşk, çocukluk özlemi, ölüm vb.) anlatmaya çalışmışlardır. Şiirde müzikaliteye değer vermişler; ahengi “söyleyiş tarzı, ritim, kafiye vb.” unsurlarla sağlamışlardır. Gelenekle moderni birleştirmeyi, hece ölçüsünü modern şiirle bütünleştirmeyi başarmışlardır. (Edebiyatımızda saf (öz) şiir anlayışının öncüsü olan Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı hakkında daha önce bilgi verildi.)
NOT: Divan edebiyatımız bu anlamda saf (öz) şiirin sayısız örnekleriyle doludur.




2 yorum: